Çakalkaplan
Haber Aboneliği
* Email
İsim 
Abone Ol
 
En Çok Satılanlar

Çakalkaplan

Çakalkaplan
Ürün Kodu: 011
Ödül Puanı: 0
ISBN : 978-605-5690-85-4
Sayfa Sayısı : 336
Stok Durumu: Stokta var
Boyutlar: U: 19.00 x G: 13.00 x Y: 0.00
Yazar: Burhan Günel
Fiyatı: 22.00TL
Sipariş:  
   ya da   
0 yorum  0 yorum  |  Yorum Yap

 

İnsan yok. Duygu, sevecenlik, sevgi, aşk, tutku; öpüp koklama, dokunma, yakınlaşma, öpüşme yok. Yalnızca gövde ve düş gücü; sanal ve yapay bir gerçeklik. Bilinç diyor ki bu yakıcı sorunu kendi kendine aşabilirsin; zorlamaktan çekinme. Vücudunun tüm işlevleri yerinde, eskisi kadar güçlü ve isteklisin; hayatı seviyorsun. Yalnızca bazı kasların uyuşmuş durumda. Ardından kuşku giriyor araya: Hiçbir şeyin yararı yok. Sorunu Savil bile çözemedi. Sen artık öldün oğlum, bunu kabul et! O günü, hayatının en büyük, en unutulmaz başarısızlığını anımsayınca yüreği büzüşüyor. Kendini bildi bileli kadınları çok sevdi, kadın bedeniyle her buluşmasında yeniden doğduğunu duyarak coşkular, benzersiz tatlar yaşadı; bundan sonra onlarla bütünleşip yaşayamayacaksa ölüm yeğdir.

 

 

 

 

Çakalkaplan’da anlatılanların çoğu, 1980 sürecinin beslediği ve biçimlendirdiği 2005-2011 Türkiye’sinde yaşanmıştır. Romanda geçen bazı kişiler ile kurumlar gerçektir. Burhan Günel, 1950’lerden başlattığı Cumhuriyet dönemiyle, toplumla, zamanla, kendisiyle yüzleşmeyi sürdürüyor.

a

Gözlerini yumuyor; ortalık kararıyor. Kendini uzun bir karanlığın ortasında buluyor. “Karanlık bir gecenin rengi bile değişebilir!” diye uyarılıyor iç sesiyle. Ölüm, acı, ayrılık da gecedir, siyahtır. Aşkın rengi kırmızı. Dört tane yüzlük ampulün yandığı kristal lokumlardan oluşmuş avizenin altına yaklaşıp ısıyı duyumsayınca duruyor, başını arkaya verip yüzünü ışığa çeviriyor. Şimdi kapalı gözkapakları yarı saydam durumdadır ve güneşe böyle baktığı zamanlardaki denli olmasa da ışığı görebilmekte, hiç değilse duyabilmektedir: Gittikçe açılıp önce pembeleşen, sonra ağaran, en sonunda bozarıp kararan süreçlerden oluşmuştur aşk; özellikle bu sonuncusunda böyle olmuş; korkuyla, tedirginlikle buluşup özdeşleşerek kararmıştır.

Gözlerini açıp içini çekiyor. Mutsuzluk da böyledir ona göre; çok değişik ve devingen renkleri var. O renklerin tonlarında gezinip durur, çoğunlukla külrenginde duraklar, oradan uykuya geçer. Ölümün rengi siyah gibi gözükmektedir çoğu insana olduğu gibi Ferhat’a da, ama yanıltıcı olabilir: Belki de bembeyaz bir sonsuzluktur. Gözlerini kapayıp güneşe ya da toplam dört yüz mumluk ışığa baktığında algıladığı, duyduğu renk geçişlerinin bir yerinde ölümle karşılaşması olasıdır. Korku da böyle olmalı: siyahtan kırmızıya geçilen yol üzerinde set kurmuştur. “Süreğen âşıklığımın sonudur bu; her zaman, bu gece de, her defasında yalpa...” Aynanın içindeki mutsuz adama söylemiştir bunları ama yanıt alamayacaktır. Gecenin, hatta erken sabahın içinden çıkıp geriye dönecek, akşam kuşlarını düşünmeye başlayacaktır az sonra. Cangılın kıyısındaki kırlıkta, aç susuz, yorgun kaplan yavrusu yolunu yitirmiş, kurnaz çakal sürüsünün ortasına düşmüştür.  

 

 

Görevinin son döneminde birlikte çalıştıkları Ayhan albayın görüntülerini, sözlerini, bu “felaket”in ortaya çıkmasından sonra sık sık anımsamaktadır. Ortak çalışma odalarının sağ aşağısındaki geniş çinko saçağa tüneyen, birbirini kovalayan güvercinlere bakarak şunları yineleyip durmaktadır Ayhan albay: “Hayat bunların! Bizim hayatımız hikâye! Sürekli çiftleşiyorlar, totolarını tokuşturuyorlar...” Ayhan albay yaman bir gözlemciydi; gün boyunca güvercinleri izlerdi. Hiçbir işe elini sürmediğinden boş zamanı çoktu ve gözlemcilikte uzmanlaşmıştı. Zavallı güvercinler. Onlar insanların yatak odalarını gözetlemezler; nasıl ve hangi aralıklarla seviştiklerini merak etmezler. Söz konusu eğilim insanlarda çok belirgindir: pencerelerde ve uygun mevsimlerde balkonlarda nöbet tutup gözcülük eden mahalle kadınlarıyla evde kalmış kız eskileri bu alanın çekirdekten yetişme uzmanlarıdır; anneleri, büyükanneleri tarafından iyi yetiştirilmişlerdir. Bunlar, eğitim görüp okullar bitirerek meslek sahibi olan, kimi zaman “belgeselci”, “hekim”, “ajan” ya da “muhbir” gibi adlar verilen profesyonel “röntgenci”lerin öncüleridir.

 

***

İnsan yok. Duygu, sevecenlik, sevgi, aşk, tutku; öpüp koklama, dokunma, yakınlaşma, öpüşme yok. Yalnızca gövde ve düş gücü; sanal ve yapay bir gerçeklik. Bilinç diyor ki bu yakıcı sorunu kendi kendine aşabilirsin; zorlamaktan çekinme. Vücudunun tüm işlevleri yerinde, eskisi kadar güçlü ve isteklisin; hayatı seviyorsun. Yalnızca bazı kasların uyuşmuş durumda. Ardından kuşku giriyor araya: Hiçbir şeyin yararı yok. Sorunu Savil bile çözemedi. Sen artık öldün oğlum, bunu kabul et! O günü, hayatının en büyük, en unutulmaz başarısızlığını anımsayınca yüreği büzüşüyor. Kendini bildi bileli kadınları çok sevdi, kadın bedeniyle her buluşmasında yeniden doğduğunu duyarak coşkular, benzersiz tatlar yaşadı; bundan sonra onlarla bütünleşip yaşayamayacaksa ölüm yeğdir.

 

1993 Sivas yanıksamasını duydu yüreğinde, sonra tüm bedeninde. İçi titrerken teni sızlamaya başladı.

“Sivas yangınından kurtulup Ankara’ya döndüğümde, insan olduğumdan utanıyordum...”

“Dur biraz” dedi Yılmaz Ruhi, Ferhat’a doğru eğildi. “Bunu sana bugüne kadar söylemedim ama zamanı geldi, şimdi söyleyeceğim.” Durakladı, Ferhat’ın gözlerinin içine bakıp alçak sesle sürdürdü sözlerini. “Aramızda kalsın, seni biz kurtardık. Oteldekilerin arasında adamlarımız vardı.”

Ferhat yürek acısını unuttu bir anda, şaşkına döndü; kulaklarına güvenemedi, duyduklarına inanamadı. “Beni siz mi kurtardınız? Ne diyorsun sen Yılmaz!”

Yılmaz Ruhi Öğüzkan arkadaşının eline uzattı elini, üzerine kapattı. “Sesini yükseltme” dedi. “Yerin kulağı var.” Tıp tıp vurdu elini sevecen, koruyucu, bağışlayıcı. “Sen bizden hoşlanmasan da biz seni sever, kollarız Ferhatçığım. Ne olur ne olmaz diye otele adam gönderip sordurduk. Dışarıda olduğunu öğrendik. Zaten otelin dışında kalmanı da biz sağladık.”

“İnanamıyorum... İnanamıyorum...”

Gözlerini kapadı Ferhat. İçinin dostluk, arkadaşlık dağları art arda yıkılmaya başladı.

“Keşke kurtarmasaydınız. Ben de yanıp kül olsaydım. Bunu öğrenmeseydim...”

Mırıltısı düşüncesine karışıyor.

Alkış bekleyen bir gülümsemeyle izliyor Yılmaz Ruhi Öğüzkan. “O günü yeniden düşünüp ayrıntılar üzerinde durursan, ne demek istediğimi anlarsın.”

 

***

Savil bir insana, bir gövdeye, bir yüreğe sığacak gibi görünmemektedir. Ona çıkılmamış dağlar, daha geniş gökyüzü, içine girilmemiş yeni okyanuslar gerekmektedir. Ferhat, bu görkem karşısında su damlası oylumunda kaldığını hissetmektedir. Avcı değil avdır artık. Yırtıcı, çekici, büyüleyici jaguar az öteden bakmakta ve onu çağırmaktadır. Savil’in, kanatlarında ışıklar taşıyan kuşları vardır ve çok kalabalıktır: martılardan almıştır kendine güvenli uçuşunu, kuğulardan beyazlığını, kekliklerden alacalı duruşunu, atmacalardan keskin oklarla donanmış gözlerini, kartallardan delici, hırçın, kararlı ve atak bakışlarını. Kendine güveni tamdır. Ferhat tutulup kalmıştır onun gözlerine perçinli; yaşamının önceki aşamalarında bin kez girip çıktığı cehennemleri, arkadaşının evinde görüp hayranlık duyduğu seramik vazoyu ve üzerindeki Ares ile Hades kabartmalarını anımsamıştır bir anda, “Dünya cehennemdir” yazısını. Vazoyu çepeçevre saran lacivert denizi ve üzerindeki açık mavi gökyüzünü. Ege denizinin ak köpüklerini. Nergis çiçeğini. Baharten Yalım Gülüş’ü, trajik ölümünü; yaptığı tablolarda hâlâ yaşamakta olan ardışık kadın yüzlerini: Savil çeşitlemeleri. Baharten Yalım Gülüş, sevgili arkadaşı, memleketlisi, bakışları tablolarda çoğalan o kadını gönderdi kendisine işte bugün, hiç beklemediği zamanda. Bir tablo da evinde var Ferhat’ın. O an öğrendi ve bildi ki artık onu elden çıkaramaz. O, Savil’dir, Yalım Bey’in yeryüzüne salıverdiği sürekli ateştir.

 

***

Birbirlerine sarılıp susmuşlardır; artık direnecek durumda değildir ikisi de. Yaşam onları kendi istediği gibi biçimlendirmiş, kirli bir dünyanın ortasına bırakmış bulunmaktadır. Birlikte arındıklarını, kimselere benzemediklerini düşündükçe daha sıkı sarılmışlardır birbirlerine. Savil, Ferhat’ın omzunda ağlamaktadır.

“Özür dilerim sevgilim, bizim durumumuz farklı. Bizim birlikteliğimiz vücutlarımızın zorlamasıyla değil, yüreğimizin istemesiyle oldu. Baksana, hâlâ duygularımızı aşamadık. Lütfen ağlama. Geçecek.”

Sırtını okşamakta, yanaklarını, saçlarını öpmektedir; çocuğunun yerine onu koyup uzun uzun sevecektir Ferhat’ı.

Şimdi yine öyle: Vücut erince kavuşmuş olmasına karşın yürek ve bilinç acı çekmektedir. Tek bağışlatıcı, yatıştırıcı yan ise şudur Ferhat’a göre: Hesapsız kitapsız, çıkarsız beklentisiz, art düşüncesiz ve kendiliğinden, doğallıkla sevdik birbirimizi, istedik ve elimizde ne varsa birbirimize verdik. Tanrı bizi hoş görür, biliyorum, suç işlemediğimizi bilir; ama toplum hoş görmez, anlamaz, anlamak istemez, suçlar ve bağışlamaz. Ve Nilgün’ün sezgisine şapka çıkarmaktadır: “Baharten’in başını yiyen bu kadın senin de başını yiyecek! Dikkat et...”

 

 

 

Yorum Yap

Adınız:


Yorumunuz: Not: HTML'ye dönüştürülmez!

Oylama: Kötü            İyi

Doğrulama kodunu giriniz: